/  Makaleler  /  RENKLERİN DİLİ YA DA RENKLİ BİR DİL*
Makaleler

RENKLERİN DİLİ YA DA RENKLİ BİR DİL*

RENKLERİN DİLİ YA DA RENKLİ BİR DİL*
Yazar
Yavuz Adugit
yadugit
2

“Cehennem başkalarıdır.” Acayip bir yargı! Fakat kâmil insan şunu bilir: acelecilik baş döndürür, hidayete erdirmez. Başkasının kötülüğünden dem vurmaz Sartre, “Ben”in sefil yazgısına göndermede bulunur. Burada etik değil, ontoloji konuşur. En ulvi kişi bile en sıradan insanlar için cehennemdir. Öyleyse herkes cehennemdir. Elbette! Yargılardan çekingenlik beklemek, çekingen insanların işidir. Peki, ama kimse kendini tanımıyor mu? Sorunun gerekliliği gün gibi ortada! Ne var ki insanlık bunu kabullenmez, insanlar buna katlanamaz. Herkes kendini bilmese de, herkes kendini az-çok tanır. Fakat asıl mesele bilmektir. İşte engel! İnsana dair bilgi değil, kişinin kendini bilmesi… Sokrates’in kulakları çınlıyor. Yazık ki olanaksızlık onu da yarı yolda bıraktı. Kendini-bilmenin yolu, yordamı ne olabilir ki? Zira kişi, kendini nesneleştirmekten aşırı zorlanır. Neden çok açık! Bilme edimi, aslında bir ayar çekmek edimidir. Bilmek, bilen ile bilinen arasına uygun bir mesafe koymak demektir. İnsan, bilmeye çalıştığı şeyi önce avuçları içine alır, önüne koyar, sonra geri çekilir temaşa eder. İnsan, ilkin bilmek istediğini dondurur, nesneleştirir, sonra etkilerini sıfırlayacak kadar geri çekilir. Evirip çeviremediğimiz şeye hükmümüz geçmez ki, inceleme olanağı bulalım. Ve kendisiyle meşgul olduğumuz şeyle mücadelemiz bitmez ki, değerlendirelim. Tam bir “Gizli Oturum.” Bu dünya, en iyi onun dışında değerlendirebilir. Kişi, her daim kendine maruz kaldığından, kendine yabancılaşır. Kendini yaşayan bir varlık kendi-yaşamaklığıyla meşgul olur, kendisiyle arasını-açmakla değil. Her kelimeden esrarengiz bir koku yayılıyor. Ama bu çok doğal! İnsan, insan için yeterince gizemli değil midir? Başkasına ulaşmanın bu kadar kolay olmasının sırrı buradadır. Kişinin en az maruz kaldığı, ama en fazla yüz-yüze geldiği şey başkasıdır. Kılıktan kılığa sokmak, katlayıp buruşturmak… Ne de olsa özgürlüğe mahkûmdur. Fakat aşırılığın gazabına uğramayan deha yoktur. Özgürlük, görmenin keyfiyete çektiği sınıra çarpar. Var olan göze hükmeder. İşte başkasının görünüşe getirdiği: hiç. Bir şey var, ama yine de hiçtir. Şöyle de söylenebilir: hiç olan bir şey var. Fakat bu da ne! Görünen, kendisinden başkası değildir. Kişi başkasında kendisini görür.  Gerçekten dehşetengiz bir buluş. Ben için hiçlik “kendi”den başka bir şey değildir. Herkes bir gün gelir belli-belirsiz şunu sezer: en büyük dehşet kendiyle karşılaşmadır. Başkasının varlığından hiç olduğunun ayırdına varmak… İnsanlar: el-değmemiş aynalar… Başkasına bakarken, kendini düşünmek… Yakıcı… Bütün sıcak renklerin ısısının kucaklaşmasından doğan eritici ortamın ta kendisi… Kendiyle yüzleşmek, kendini kaybetmekle sonuçlanır. İşte en aleni karar: yaşamak, cehennemde olmaktır. Bütün uhrevi inançlar sadece tebessüm nedenidir: zaten cehennemde yaşayanlar, cehenneme gitmemek için olmadık hayaller kuruyorlar. Felsefe dile getiriyor olabilir, ama keşif sanattan geliyor. “Dünyanın halini daha iyi anlamak için şu hayale sığınıyorum: bütün var olanları yok ediyorum, yalnızca iyi sanatçıların eserlerini koruyorum, sonra onlardan bir dünya kuruyorum. Ve dönüp seyrediyorum; cehennemde yaşıyorum.”

Beni, Başkası aracılığıyla görünüşe çıkarmak… Sartre bir oyunla insanın dünyasıyla “oynuyor”, Semra Yücel aynı şeyi resimle yapıyor. Savruk olmayan bir fırça… Tuvale değdiği andan bu yana şakıyor: ne edebiyat yalnızca edebiyattır ne de resim yalnızca resim… Dahası tuval bütün olup-bitenlerin en derin, ama en sade mekânıdır. Sartre resim yapmış, Semra Yücel oyun yazmış. İsimler mi karıştı? Ne münasebet! Bir isim göndermede bulunduğu şeyden fazladır. Her fırça darbesinde bir öykü barınır. Bakın maviye! Akıl almaz bir oyun oynuyor bordoyla, yeşille. İkisine de sınırlar çiziyor, ama ikisini de belirgin kılıyor. Renklerden daha derin cümle var mıdır, acaba? Varlığa getirme hamlesi, sınır koymaya yönelik bir hamledir. Sınırsızlık yokluktur. Yaratıcının her zaman meydan okuma yetkisi vardır zaten. Var kılmak, ama yine de meydan okumak… Her taraf yeşil olsaydı, yeşil de olmazdı. Demek ki mavinin mevcudiyeti aynı zamanda yeşilin ya da bordonun mutlak hakimiyetine bir başkaldırıdır. Ve mavi parladıkça, ışığını gösterdikçe, geçici de olsa, hükümranlığı ele geçirir. Yeşil de bordo da sinikleşir. Her tanrı aynı zamanda cellattır ve hiçbir cellât yalnızca cellât değildir. Mavi, daha ilk hamlesinde yeşilden sakin, ama sarsıcı bir karşılık görür. Renklerin dünyasında değerler barınsaydı, trajedi en iyi renkli bir dünyada vuku bulurdu. Bir eksikliğin eksik bıraktığı… Hiçbir renk harcanmıyor, ama hiçbir renk saltanat da kurmuyor. Ama her eksiklik bir olanaktır. Bir hikmet var işin içinde. Trajedinin yokluğu diyalektiğe yer açar. Mavinin maviliği yeşille belirginleşir, ama yeşil de mavinin mutlaklığını tahrip eder. Yeşil olmasaydı, mavi sadece girişimde bulunma olanağını kaybetmezdi, aynı zamanda olmazdı. Dahası var: artık karşısına kırmızının çıkma olanağı da doğdu. Mavi maviliğini bordodan, yeşilden ve kırmızıdan alır, ama aynı zamanda onlar tarafından yutulur. Yeşil kırmızıya ve maviye minnettardır, ama onlara karşı her daim tetikte olmak zorundadır. Resmi olanaklı kılan renklerin diyalektiğidir. Kısır-döngü değil, ebedi-döngü… Mavi, yeşil, bordo, kırmızı ve diğerleri… Nietzsche’nin tespiti renklerin dünyasında bile var.

 

Başkaları aracılığıyla görünüşe gelen, renklerden kurulu, fakat Beni yakan bir cehennem… Meğer her bir rengin ne çok yüzü varmış! Her renk, her tuvalde başka bir yüzünü gösterir, her tuvalde başka bir renk olarak arzı endam eder. Şu bildiğimiz mavi sürekli başka bir mavi oluyor; ilk tuvalden son tuvale hal değiştiriyor. Bazen heybetli, bazen dehşetengiz, bazen kötücül, bazen yumuşak, bazen dokunaklı, bazen vakar…  Ve her bir görünümü, yüzünün her hali, insanın ahvalinden bir tablo çiziyor. “Ben” huzur arar, mutluluk arar, ama “Başkası” böyle bir imkânın olmadığını gösterir. “Ben”in arzuları ile “Başkası”nın ona dair yargıları arasında bitimsiz bir çatışma hüküm sürer. Mavi bunu bordoya anlatırken, kırmızı maviye, kendine dair aynı beklentilere rağmen, mavinin kendine dair beklentilerini sıfırlar. Mavi ve kırmızı birbirini olumsuzlarken, kendilerini de olumsuzluyor. Ve başkasının “Ben”e dair yargıları, onun kendine ilişkin beklentilerinin beyhudeliğini açığa çıkarır. Bütün dekorları hazır bir mekânda, şeylerin planlı ya da tesadüf olmasının ne önemi olabilir ki! İnsan, bu mekânın renkleri tarafından kuşatılmıştır. Hayatın bu hırpalayıcı anaforunu renklerden başka hiçbir şey bu kadar net gösteremez. Hiçlik dehşet saçıyor, renkler bu dehşeti gösteriyor. Fakat uyum aracılığıyla… Renklerin uyumu değil, renklerden bir uyum yaratmak. İşte Ressamın işi!
*Semra Yücel’in resim sergisinin kataloğu için yazılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir