/  Makaleler  /  “POSTMODERN ETİK” VE SIKINTILARI[1]  
Makaleler

“POSTMODERN ETİK” VE SIKINTILARI[1]  

“POSTMODERN ETİK” VE SIKINTILARI[1]   
Yazar
Yavuz Adugit
yadugit
7

Sokrates’ten bu yana pratik sorunlarla ilgilenmiş olan felsefe, bu ilgisini çağımızın artan ahlaki sorunları karşısında da sürdürmektedir. Bunun doğal sonucu olarak, etikle ilgili yayınların sayısında gün geçtikçe bir artış gözlemlenmektedir. Ancak belli bir alanda yapılan çalışmalar yoğunluk kazandıkça, o alanda farklı anlayış ve akımların sayısı da artmaktadır. Bu yüzden son dönemlerde, sorunlarımıza farklı çözüm önerilerinde bulunan çok sayıda etik yaklaşımla karşı karşıya bulunuyoruz. Bunların başında da, yoğun tartışmalar yaratmış olan postmodernizm gelmektedir. Peki ama, postmodernizm etikten ne anlamaktadır?

Etik sözkonusu olduğunda, postmodern geleneği Zygmunt Bauman’ın çalışmaları belirlediğinden, bu soruya onun eserlerinden hareketle cevap aranacaktır. Ancak tüm postmodern felsefe geleneğine uygun bir şekilde Bauman, postmodern etiği, modern etik eleştirisi üzerinde kurmaktadır. Bu nedenle Bauman, ilkin genel olarak etiğe ilişkin formel bir tanım yapmakta ve bu tanım çerçevesinde modern etikten bir kopuşu temsil eden postmodern etik yaklaşımının sınırlarını çizmektedir.

Bauman için etik, en genel biçimde ifade edilirse, insan davranışlarını konu edinen bir disiplindir. Filozoflar “insanların birbirlerine ve kendilerine karşı geliştirdikleri davranış tarzları üzerine konuştukları zaman etik ifadeler dile getirirler” (Bauman 1995:10). Modern ve postmodern etik yaklaşımları arasındaki fark, bu “konuşma”nın nasıl bir konuşma olduğu konusunda takındıkları tavırda ortaya çıkar. Bauman, bu konuşmanın salt betimleme niteliğinde bir konuşma olması halinde, modern filozofların buna katılmayacaklarını söylemektedir.

Bauman’ın okuduğu biçimiyle, modern filozoflar, betimleyici ifadelerin moral davranışlar sosyolojisi ya da etnografyasına; insanların doğru ya da yanlış olduğuna inandıkları şeyleri bildiren –ama bu inançların kendilerini değerlendirmeye tabi tutmayan- ifadelerin ise, “etnoetiğe” ait olduğunu düşünmektedirler. Oysa etik, iyinin iş başında olması için ne yapılması gerektiğini söyler. Dolayısıyla, “ideal anlamda etik, doğru davranışları ‘evrensel olarak’ –yani bütün zamanlarda bütün insanlar için– betimleyen bir yasa kodudur; her şeyden önce bütün ve her bir insan için iyiyi kötüden ayıran bir kod” (Bauman 1995:11).

Buna göre, neyin doğru, adil, erdemli ya da değerli olduğunu gösteren kılavuzlar olarak kodlar arayan bir disiplin olan “etik, ahlak kodu, tek ahlak kodu olmak isteyen [disiplin], her ahlaklı kişinin itaat etmesi gereken bir ve tek tutarlı ilkeler grubu…” (Bauman 1993:21) olarak görülmektedir. En önemli amaçları, “niçin ahlaklı olmalıyım?” sorusuna tatmin edici bir cevap bulmak olan modern filozofların, etiği kod arayan bir disiplinle özdeşleştirmelerinin nedeni, bu soruya ancak belirli kodlarla cevap verilebileceğine inanmalarıdır. Bu nedenle, modern filozofların tüm gayreti varolduklarına inandıkları ve doğru bir yöntemle hareket edilirse kolayca ulaşılacak olan kodları aramak olmuştur. Çünkü, “niçin ahlaklı olmalıyım?” sorusuna cevap verilebilirse, nasıl ahlaklı olunacağına da cevap verilmiş olunacaktır. Nasıl ahlaklı olunacağı ise, ancak ne yapılması gerektiğini bildiren belirli kodlarla mümkün olabilir. Böylece modern etik, kodlar aracılığıyla ahlaki eylemlere temel arayan, yani nasıl ahlaklı olunacağını göstermeye çalışan bir etik olarak betimlenmektedir.

Bu, postmodernizmin, modern felsefeyi, etiği norm koyan bir etkinliğe indirgeyen bir felsefe olarak okuduğu demektir. Adını norm kavramından alan “normatif etik, nasıl eyleneceği, nasıl yaşanacağı ya da nasıl bir kişi olunacağıyla ilgili sağlam öneriler içeren” (Kagan 1998:2) bir etik olma savındadır. Bu konularda önerilerde bulunmak, neyin iyi, neyin kötü olduğunu belirlemek demek olduğundan, bu türden bir iş üstlenen bir etkinliğin, yapılması ve kaçınılması gerekenleri bildiren belirli normlar –kurallar- bulmak istemesi artık zorunlu hale gelir. Bu yüzden, “diğer tüm ahlaki ilkelerin kendisinden çıkarılacağı nihai bir etik ilke var mıdır?” “Varsa bu hangi ilke olabilir?” gibi sorular normatif etiğin ilgilendiği temel sorulardır. Eğer tek bir temel ahlaki ilke yoksa, temel ahlaki ilkelerin tam bir listesine ya da en önemli ilkelerden bazılarına ilişkin bir listeye ulaşmaya çalışabiliriz” (Kagan 1998:2)

Bu kurallarla, yalnızca nasıl eyleneceği değil, aynı zamanda nasıl bir insan olunacağı ve nasıl yaşanacağı da belirlenmiş olunmaktadır. Bu ilkeleri benimsemek ve onlara uygun davranmakla onları ihlal etmek arasında seçim yapan bir varlık olarak tanımlanır, insan. İyi, dürüst ve adil insan, bu ilkelere göre edimde bulunan; kötü, sahtekar ve haksızlık yapan insan ise, bu ilkeleri ihlal eden insandır. Bunun sonucu olarak iyi bir yaşam, bu ilkelerin rehberliğindeki yaşamdır. Modern etiğin arayış içinde olduğu kodlar, normlarla aynı işlevlere sahip olduğu gördüğü düşünülünce, bu etiğin normatif bir etkinlik olarak okunması doğaldır.

İşte postmodern perspektifin modern etiğe yönelik tüm eleştirileri bu noktada yoğunlaşmaktadır. Çünkü Bauman, insan eylemlerine rehberlik edecek ilkeler yaratmak, bu eylemleri dışardan yönlendirmek anlamına geldiğini düşünmektedir. Bu ise ahlakı, insan yaşamının doğal bir özelliği olmaktan ziyade, tasarlanması ve insan yaşamına sokulması gereken bir olgu olarak gören bir bakıştır. Bauman modern filozofların, “bu nedenle kapsamlı, birleştirici bir etik –yani insanların öğrenebilecekleri ve itaat etmeye zorlanabilecekleri ahlaki kuralların bağlayıcı bir kodunu– yaratmaya ve empoze etmeye çalıştığını” (Bauman 1993:6) söylerken, bu etik geleneğe ait  yazıların, “…amaz” (cannot), “…malı” (must), “kesinlikle …malı” (surely must) (Bauman 1993: 66) gibi ifadelerle yazılmış olmasını, “müdahale etme”, “istenen biçime sokma” arzusunu yansıttığını düşünmektedir. Bundan dolayı modern filozoflar, “insanlar bu tür şeyler yapar” gibi ifadelerin doğru ya da uygun etik ifadeler olarak görülemeyeceğini söyleyerek, etiği “insanlar bu tür şeyler yapmalıdırlar” şeklinde ifadelerden kurulu bir disiplin olarak konumlandırırlar. Bu anlamda Bauman’a göre, modern felsefe, ahlakı, yönü etik tarafından çizilen eylem tarzının adı olarak görmektedir. Bu, etik  ile ahlak arasında bir ard ardalık ilişkisi olduğunun ifadesidir: Etik, ahlaktan önce gelir ve onu olanaklı kılar, çünkü etik, ahlakı harakete geçiren lokomotiftir.

Modern etik bu yaklaşımıyla, yüzyıllardır insanların ahlaki sorunlar karşısında kendi benlikleriyle değil, belirli yönlendirmelerle tavır almalarına yol açmıştır; çünkü modern bakış açısıyla, insanlar kendileri oldukları, insan oldukları için ahlaki değildirler, aksine ahlaki varlıklar haline getirilmeleri gerekir. Bunun doğal sonucu, benliğin bastırılması olmuştur. Bunun nedeni, kurallara dayalı bir etiğin, hukuka indirgenmiş, yasa benzeri bir etik olmasıdır. Hukuk yasaları belli bir grup uzman, Bauman’ın deyimiyle Yasa Koyucular tarafından belirlenip uyulması talep edilen, ihlal edilmeleri durumunda ise çeşitli cezai yaptırımlara başvurmayı gerektiren kodlardır. Buna göre, hukuk yasalarıyla aynı mantık üzerinde şekillenmiş ahlaki kurallar, bireyin ahlaki sorumluluğunu toplumca onaylanan kuralların denetimine sokmaktan başka bir anlam taşımaz. Nasıl ki, yasaların ihlali devlet aracılığıyla belirli yaptırımları zorunlu kılıyorsa, aynı şekilde kurallara dayalı etik, devletle işbirliği içinde insanlara “doğru olanı” yapmaları için bazı zor aygıtlarını devreye sokar. Çünkü kişisel duygulara dayanmayan ve rasyonel olarak geliştirilmiş her ahlaki düzenin uygulanması, bazı dış düzenleme ve önlemlere gereksinim duyar. Bu ise, kişiler üzerinde bir baskı mekanizmasına yol açmanın yanı sıra, kişisel bir seçim meselesi olan ve duygular üzerinde şekillenen sorumluluğa dayanan ahlakı da doğal yerinden eder. Öyleyse modern felsefi geleneğin ahlaki bir dünya yaratma çabası, ahlakdışılıkla sonuçlanmıştır.

Peki modern etiği bu şekilde normatif olarak tanımlayan ve bunu da kişisel duyguların bastırılması anlamına geldiği için sorunlu bulan Bauman, etiği nasıl tanımlar ya da ona göre postmodernizm etiğe nasıl yaklaşır? Bauman postmodern bakış açısıyla etiği, etik ile ahlak arasında bir ayırım yaparak tanımlamaya çalışır. Bu ayırımı ise, “postmodern etik incelemesi” ile neyi amaçladığını belirlerken dolaylı bir yolda yapar. Eğer amaç postmodern ahlak incelemesi olsaydı, postmodern bir dünyada yaşayan insanların yüz yüze geldikleri ve çözmeye çalıştıkları ahlaki problemlerin bir envanteri –listesi– çıkarılacaktı diyor. Oysa etik incelemesiyle, postmodern etik perspektifden bakıldığında, bu ahlaki problemlerin görüldüğü biçim ve onlara atfedilen önemin araştırılması amaçlanmaktadır.(Bauman 1993:1-2)

Gerek alaycı bakış tarzıyla modern etiği tanımladığı yerlere gerek postmodern etik incelemesiyle amacının ne olduğunu açıklamaya çalıştığı noktalara bakılırsa, Bauman’ın etiği, insanların ahlaki meseleler karşısında nasıl tavır takındıklarını ele alan ve betimleyen bir disiplin olarak gördüğü söylenebilir. Etik, belirli bir dönemde ya da belirli bir gelenekte ne tür ahlaki sorunların olduğu, bu ahlaki sorunlar karşısında takınılan tavırlardan, geliştirilen eylem tarzlarından hangilerinin iyi hangilerinin kötü, hangilerinin uygun hangilerinin uygun olmayan, hangilerinin değerli hangilerinin değersiz, hangilerinin doğru hangilerinin yanlış olarak görüldüğüne ilişkin konuşur. Bu “konuşmanın” içeriğini ve anlamını belirleyen, dolayısıyla postmodern etiğin belirleyici özelliğini gösteren, “…nasıl görüldüğüne ilişkin konuşur” ibaresidir.

“…Nasıl görüldüğüne ilişkin konuşur” ibaresi biraz daha açılırsa, Bauman’ın görüşleri daha rahat anlaşılacaktır. Bauman’ın modern filozofların “insanlar bu tür şeyler yapar” gibi ifadelerin etik önermelerin doğruluğu için kanıt olarak kullanılamayacağını düşündüklerini söyleyerek eleştirmesi göz önünde bulundurulursa, bu ibare, postmodern etiğin yapılanları ve onlara nasıl değer verildiğini betimlemekle meşgul olduğunu dile getiriyor. Bu ise, postmodernizmin etiği, “insanlar bu tür şeyler yapar” ve “insanlar şu tür şeylere şu şekilde –olumlu ya da olumsuz– değer atfederler” gibi ifadelerle sınırlı bir disiplin olarak görmesi demektir. Bu nedenle Bauman’a göre, postmodern etik, eylemleri, her tür bağlam ve koşuldan kopuk bir biçimde geliştirilmiş kriterlerle değerlendirmediği gibi, onları belirli kalıplara hapseden ilke ve kodlarla biçimlendirmeye de çalışmaz.

“Niçin ahlaklı olmalıyım?” sorusuna verdiği cevaplar tarafından şekillenen modern etiğin yüklendiği yol göstericilik rolünü bir kenara bırakarak, yalnızca ahlakı anlamaya çalışma gibi daha mütevazı bir iş üstlenen postmodern etik, “yasanın bütün düzeni öncelediği gibi, etik bütün ahlakı öncelemeli” (Bauman 1995:34) anlayışının aksine, kendisini ahlakın nedeni değil, sonucu ya da ürünü olarak görür. Bu nedenle, postmodern pespektifte “nasıl olanaklıdır? sorusu ahlaka göndermede bulunduğu zaman hiç bir anlam ifade etmez” (Bauman 1993:13). Zaten bireylerin sorumluluğunda gerçekleşen eylemler alanı olarak varlık kazanan ahlaka rasyonel bir yolla olanak kazandırma ya da bu olanağın koşullarını yaratma çabası, ahlakın doğasına ilişkin yaygın bir yanlış kanaatin sonucudur. Hangi koşullara dayandığı, nasıl olanaklı olduğu ahlakın kendi içinde geliştirdiği unsurlardır.

Ancak bu, Bauman’a göre, etik ile ahlakın tamamen birbirinden kopuk olduğu anlamına gelmez. “Etik ve ahlak (eğer hala onları ayırmaktan ısrarlıysak) aynı topraktan büyürler: ahlaki benlikler kendi etik temellerini ‘keşfetmezler,’ fakat (kendisini değerlendirmek için kullanılan izah edici çerçeveleri ve standartları  sağlamak zorunda olan çağdaş sanat eseri gibi) kendilerini yarattıkları esnada onları da yaratırlar” (Bauman 1995:20). Bu, ahlaki bir eylemin dayandığı temel, ancak o eylemin gerçeklik kazandığı bağlam ve süreçte çıkar demeye gelir. Çünkü her eylem, tüm genelleştirilmiş kurallara meydan okuyan eşsiz bir eylem olarak kendine özgü “yapılması gerekenleri” gerçekleştirmekle ahlaki bir nitelik kazanır.

İşte postmodern etiğin, modern etik karşısında kazandığı varsayılan zafer, bu yaklaşım farklılığına dayandırılıyor. Postmodernizm, modern felsefenin yasallaştırıcı, kural koyucu yaklaşımını terk etmekle, ahlakı insanların kendi benlikleri gereği özgürce seçtikleri bir olgu olarak görmekle, onu tekrar ait olduğu yer olan duygu ve bireysel tercih alanına yerleştirir ve böylece insanları kendi vicdanlarıyla baş başa bırakır. Bu, daha insani bir dünyaya açılan kapıyı aralayan oldukça önemli bir adımdır.

Peki ama, sadece insanların “neye”, “nasıl” değer verdiklerini betimlemekle, insanların daha ahlaki olması nasıl sağlanabilir? Bauman postmodernizmin bu konudaki yardımının, ne “iyi”yi teminat altına aldığı varsayılan çeşitli buyurucu kuralları belirlemeye yönelik bir yardım, ne de insanları “daha iyi” olanı gerçekleştirme konusunda ikna etmeye yönelik bir yardım olduğunu düşünür. Postmodernizm betimlemeleriyle, ahlakın doğasını ortaya koyup insanlara yaptıkları seçimler konusunda bir bilinç vermesiyle, onları seçimlerinin ahlaki içeriği konusunda daha bilinçli kılmasıyla yardımda bulunur.

O halde, acaba etiğin işi, -her iki perspektifte de etiğin neliğine yönelik belirlemelerde önemli bir yer tutan- kodlar ortaya koymak mıdır? Eğer değilse, etik betimlemeler mi yapar? Betimleme ne demektir? Betimleyici bir perspektifi benimseyen etiğin işi, sadece insanların neye nasıl değer verdiklerini ortaya koymak ve dolayısıyla “insanlar bu tür şeyler yapar” ve “bu tür şeylere şöyle değer verirler” şeklinde tespitler yapmak mıdır? İnsanların belirli şeylere karşı nasıl bir tutum takındıklarını tespit etmekle sınırlandırılamazsa, etik nasıl bir iş üstlenir?

İlk soru, modern felsefi geleneğin tutumu olduğu varsayılan yaklaşıma ilişkin olduğundan, ilk bakışta postmodernizmin, modernizme ilişkin tespitlerinde haklı olup olmadığını sınamaya yönelik bir soru gibi görünebilir. Ancak burada, Bauman’ın modern etik hakkındaki saptamaları üzerinde değil, genel olarak etiğe ilişkin savları üzerinde durulacağından, “modern etik gerçekten söylendiği gibi normatif bir etik midir” sorusunun değil, “etiğin işi kod ya da norm ortaya koymak mıdır? sorusunun cevabı aranacaktır. Ancak bu, yeri geldiğinde modern etik hakkında tespitlerin geçerliliği konusunda bir değerlendirme yapılmayacağı anlamına gelmez.

Böyle bir soru ilkin “kod” kavramının bakmayı gerektiriyor. Daha önce ifade edildiği gibi, kural ya da ilke terimleriyle, yapılması ve kaçınılması gerekenleri dile getiren eylem kalıpları kastedilmektedir. Kod ise, genelleştirilmiş ve evrensel olduğu varsayılan kurallara göndermede bulunur. Örneğin, “hırsızlık yapmamalısın” ya da “hırsızlık yapmamalıyım”, “yalan söylememeliyim” ya da “yalan söylememelisin”, “büyüklere saygı göstermeliyim” ya da “(o) büyüklere saygı göstermeli”, “komşularımın sıkıntılarında onlara yardımcı olmalıyım” şeklinde formüle edildiğinde, bir kural dile getiriliyor; ancak “yalan söylemek kötüdür”, “hırsızlık yapmak kötüdür”, “komşularımızı sevmek iyidir” şeklinde formüle edildiğinde ise, kural kod haline getirilmiş olur. Bu ikinci ifade biçimi, kuralın herkes için her durumda geçerli olduğunu bildiriyor.

Bu örneklerde görüldüğü gibi, ahlaki olan ile olmayanın sınırlarını çizen kodlar, aynı zamanda eylemler için bir ölçüt olarak iş görmektedirler. Bu ise, eylemin yönünü belirleme, ona önceden yön verme anlamına gelir. Çünkü kod, “iyi” ile “kötü”yü belirlemekle, aynı zamanda bazı eylem tarzlarını yasaklar, bazılarına da izin verir. Bu nedenle, kodların dili “yasaklayıcı” ve “izin verici” bir dildir. Bu dil, her eylem için kayıtsız şartsız geçerli olanlar ile her eylemin mutlak bir biçimde uzak durması gerekenleri bildiren bir dildir. Dolayısıyla, faili ve eylemin muhatabını eylemin belirleyicileri olmaktan çıkarmanın yanı sıra, eylemi, tüm koşullardan soyutlar. Failin kim olduğuna, eylemin kime yöneldiğine ve neye gereksinim duyduğuna bakılmaksızın, iyi denilenin gerçekleştirilmesi beklenir. Peki ama, eylemden önce eylemin yönü belirlenebilir mi? Ya da herhangi bir eylemden önce, o eylemin gerçekleştirmesi gereken şey söylenebilir mi?

Eylemlerin takip edecekleri yön, “gerekenlere”, “gerekenler” de “iyi” ve “kötü” kavramlarına bağlı olduğundan, soruya uygun bir cevap vermek için öncellikle “iyi” ile “kötü”nün ne olduğuna bakmalıyız. Genel olarak olumluluk ve olumsuzluk bildiren “iyi” ve “kötü” kavramları, kullanıldıkları bağlama göre olanın, olup biteninin beğenilip beğenilmediğini, onaylanıp onaylanmadığını gösterir. Ancak yalnız bu genel anlam belirleyici olduğu zaman, hemen hemen her eser, nesne, araç ve eyleme göndermede bulunulabilir. Bu durumda kişilerin amaçlarına göre, “iyi”  tamamen farklı ve birbirini dışlayan şeyler ve eylemler için de kullanılabilir. Örneğin bir ayakkabı, bir araba, bir kitap, bir tiyatro oyunu  gibi herhangi bir nesne ya da esere işaret ettiğinde, birinin iyi dediğine diğeri kötü diyebilir; çünkü insanların şeyleri olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirmesini, ilgileri, bilgi düzeyleri, beklentileri v.b öznel etmenler belirler. Eylemler için de aynı durum sözkonusu: “Yalan söylemek kötüdür” diyen birine, başkası “yalan söylemek iyidir” karşılığını verebilir; “sözünde durmak iyidir” kuralı yaygın bir şekilde benimsenir, ama hemen her insan “sözünde durmak kötüdür” kuralına bağlı olanlarla karşılaşmıştır. Hatta bir adım daha ileri giderek “insan öldürmek kötüdür” kuralına karşı çıkıp, “amaçlarım için gerekiyorsa, insan öldürmek iyidir” diyenler olmuştur. İnsanlık bu kuralın yaygın bir şekilde savunulduğunu kanıtlayan sayısızca cinayet ve katliamla yüz yüze gelmiştir. Elbette salt gerçekleştirmiş olması, ne bir eylemin doğruluğunu gösterir ne de failin yaptığını mutlak şekilde onayladığını. Ne var ki, bir eylem gerekçelendirildi mi, o en uç örnekleriyle savunuluyor demektir. Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan adlı denemesinde ifade ettiği gibi, tarih, öldürmeyi mantıksal olarak doğrulamaya çalışan sayısız öğreti ve edime tanıklık etmiştir. “İyi” ve “kötü” kavramlarının farklı ve karşıt şeyler ile eylemler için kullanılabilmesi, anlamlarının belirsiz olmasından kaynaklanır. İşte yüzyıllardır iyi ile kötünün göreliliğine yönelik iddiaların temelinde bu anlam belirsizliği yatmaktadır. Bu tür iddialar doğrudur da. Anlamca belirli olmayan bir kavramın farklı kişilerce farklı bir amaçla, farklı şeyler için kullanılabileceği açıktır.

Acaba bu kavramları anlamca belirsizlikten kurtarmanın bir yolu yok mu? Tek yol, onları tanımlamaktır. Peki, iyi ile kötü tanımlanabilir mi? Tanım, Aristoteles’e göre, bir şeyin yakın cins ile türsel ayırımını verir. Aristoteles’in bu belirlemesinin önemi, tanımın şeylerin özsel özelliklerini dile getirdiğini göstermesidir. Örneğin, “insan düşünen bir canlıdır” ya da “felsefe rasyonel bir etkinliktir” denildiği zaman, insanın canlılık ve düşünme kapasitesine sahip olduğuna, felsefenin de etkinlik ve rasyonel olduğuna atıfta bulunulmuş olur. Öyleyse “iyi” denildiğinde ne tür özelliklerden söz edilebilir? “İyi”yi iyi yapan herhangi bir ya da bir grup özellik var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?

Bu soruya cevap vermenin üç yolu vardır: Gündelik kullanımda kavrama yüklenen anlamlara bakılabilir; filozofların kavramın anlamına ilişkin söylediklerine bakılabilir; kullanım bağlamlarından hareketle kavramsal bir çözümleme yapılabilir.

Yukarıda gösterildiği gibi, kavramın yaygın kullanımı, her şeyi kapsayacak denli muğlaktır. Bu kullanıma bakıldığında, yalnızca farklı cins ve türden şeyler için değil, aynı cins ve türden olan, ama birbirini dışlayan şeyler için de kullanılmaktadır. Örneğin, aynı esere iyi denildiği gibi kötü da denilebiliyor; “yalan söylememe”ye iyi denildiği gibi, “yalan söyleme”ye de iyi deniliyor. Oysa, niteliklerine ilişkin bazı belirlemelerin yapılabilmesi için, kavramın en azından karşıt şeyler için kullanılmaya izin vermemesi gerekir. Çünkü karşıt şeyler, karşıt özelliklere sahiptir. Ve karşıt özellikler için kullanılabilen herhangi bir kavram, muğlak bir anlama sahiptir. Gündelik kullanımında karşıt özelliklere işaret etmesinde engelleyici herhangi bir unsurun olmaması, bu kavrama ilişkin genel bazı niteliklerin belirlenmesini olanaksız hale getirir.

Acaba, önemli filozofların etik görüşlerinde, “iyi”nin özelliklerine ilişkin bazı şeyler bulunamaz mı? Etikle ilk kez sistematik bir biçimde uğraşan Platon’a bakıldığında, “iyi”, bütün iyi şeylerin iyi olmasını sağlayan bir idedir ve ideler basamağının en üstünde yer alır. Aristoteles için “iyi”, başka bir şey için değil, sırf kendisi için istenendir. Başka bir şey için araç olarak değil, ama kendi başına istenen tek şey mutluluk olduğundan, iyi mutluluktur. Spinoza ve Hume’a bakıldığında, “iyi” hazdır. “İyi” her iki filozof için de insanda hoşnutluk duygusu uyandırarak haz veren şeydir. Bentham ve John Stuart Mill için “iyi” faydalı olan ya da fayda verendir. Faydalı olan acıdan kaçınmak, hazza ulaşmaktır. Acının yokluğu demek olan haz, mutluluk olarak görüldüğünden, Bentham ve Mill için “iyi“ mutluluktur. Kuşkusuz bunlar, Aristoteles, Bentham ve Mill’in, ya da  Spinoza ile Hume’un birbirinin tekrarı olduğu anlamına gelmez; çünkü “iyi“yi hazla ve mutlulukla ilişkilendirseler de, haz ve mutluluk konusunda birbirinden oldukça farklı görüşlere sahiptirler. Ancak, onların “iyi“den ne anladıklarını kısaca aktarmak, buradaki sorunun çözümü için yeterli olduğundan, haz, acı ve mutluluk konusunda neler düşündükleri üzerinde durulmayacak.

Bu filozofların söylediklerine yakından bakıldığında, onların “iyi”nin özelliklerini değil, neyin iyi olduğunu dile getirdikleri görülür; “iyi mutluluktur”, “iyi hazdır”, “iyi acının yokluğudur“. Yalnızca Platon neyin iyi olduğunu söylemiyor, ancak o da “iyi”yi kendisiyle tanımlıyor. Platon, “iyi”yi tüm “iyi şeylerin” iyi olmasını sağlayan şey olarak görüyor, ama “iyi şeylerin” iyi olmasının ne demek olduğunu, yani ne tür özellikler taşıdıklarından dolayı onlara “iyi” denildiğini belirsiz bırakıyor. Eğer “iyi şeyler” “iyi”den, “iyi idea”sından dolayı “iyi” oluyorlarsa, “iyi idea“sından “iyi olmayı” sağlayan özellikler almış olmalıdırlar ve bunların neler olduklarının söylenmesi gerek. Oysa Platon “iyi”nin sahip olduğu özellikler konusunda birşey söylememekte, yalnızca totolojik bir tanım yapmaktadır. Öyleyse bütün bu filzoflarda “neyin iyi olduğunu“ görüyoruz, “iyinin ne olduğunu“ değil.

Dolayısıyla, sözü edilen filozofların “iyi”ye ilişkin söyledikleri formel olarak birer tanım gibi görünmesine rağmen, bir tanımın özelliklerini taşımıyorlar, çünkü söyledikleri, “iyi“ denilen şeylere neden “iyi” denildiği? sorusunu cevapsız bırakıyor.

Öyleyse, “iyi“ye yönelik bir kavramsal araştırma, durmaksızın “iyi“nin temel özelliklerini belirlemeye itiyor. Ne var ki, “iyi“ kendi başına tanımlanabilecek bir kavram değildir. Asıl olarak iyi eylemin ne olduğunu araştırdığından, etiğin temelde “iyi nedir?” ve “eylem nedir?” sorularının cevabını aradığını söyleyen günümüz filozoflarından Moore sonunda, “’iyi nedir?’ diye sorarsam, buna cevabım, ‘iyi iyidir’ olacaktır. Ya da ‘iyi nasıl tanımlanır?’ diye sorarsam, buna cevabım iyi tanımlanamaz, onun hakkında söyleyebileceğim sadece budur” (Moore 1996: 58) diyor. Peki neden “iyi“ kavramı tanımlanamıyor? Çünkü “iyi“, sarı, kırmızı gibi yalın bir kavramdan başka bir şey değildir. Bu türden kavramlar ise, at, insan, felsefe, bilim, sanat, değer ya da eylem gibi –cins ve türe ilişkin- özellikleri olan bir şey değil, sadece birer sıfattır. Bir sıfatın ise özellikleri yoktur, yalnızca şeylerin çeşitli özelliklerine göndermede bulunur.

Dolayısıyla, “iyi“yi tanımlamaya yönelik her girişim, onun ne olduğunu değil, yalnızca neyin iyi olduğunu gösterecektir. Örneğin “iyi fedakarlık yapmaktır”, “iyi mutluluktur” denildiğinde, neyin iyi olduğu söylenmiş olur, iyinin ne olduğu değil; çünkü bir şeyin tanımı yapıldığında, o tanıma ilişkin “niçin” sorusu sorulamaz. Oysa yukarıdaki örneklerde “niçin fedakarlık yapmak iyidir?”, “niçin mutluluk iyidir” gibi sorular sorulabilir. Bu sorulara verilebilecek olası cevaplar, yalnızca “fedakarlığın“, “mutluluğun“ “iyi“ olarak nitelendirilme gerekçelerden kurulacaktır, “iyi”nin özelliklerinden değil. Örneğin fedakarlık, diğer insanların sıkıntılarını gidermeye yol açtığı, başkaları tarafından sevilmeye neden olduğu için iyidir; mutluluk, acılardan uzaklaştırdığı, sağlıklı kıldığı için iyidir şeklinde bazı gerekçeler verilecektir. Bu cevaplar ise yalnızca, gerekçelerin, örneğin insanların sıkıntılarını paylaşmanın, acıdan uzak bir yaşamın “iyi” olduğunu bildirmekten başka bir anlam taşımaz. Ne var ki, gerekçeler ne olursa olsun, soru tekrar gerekçelere yönelik sorulabilir: “Niçin ileri sürülen gerekçeler iyi olsun?” Buna verilecek her cevap, benzer bir soruya açık olacağından, diyalog sürekli aynı şekilde devam edecektir. Dolayısıyla her seferinde “iyi”nin ne olduğu değil, “neyin iyi” olduğu söylenmiş olunacaktır.

Bu nedenle, örneklerdeki ifadeler ters çevrilerek, yani özne ile yüklemin yeri değiştirilerek, “iyi fedakârlık yapmaktır”, “iyi mutlu olmaktır” demek, yalnızca “iyi”yi belirli bir şeyle ilişkisinde tanımlayacaktır ki bu da, neyin iyi olduğunu gösteren ilk ifadeyle aynı anlama gelmektedir. Bu durumda, kim neyi olumlu görüyorsa, “iyi”yi onunla tanımlayacak ve böylece sayısız “iyi” tanımı ortaya çıkacaktır.

Her halükarda belirsiz ve muğlak bir kavram olan “iyi”, genellikle yapıldığı gibi ahlaklılık için bir ölçüt olarak kullanılamaz, çünkü belirsiz bir kavramla ahlaklılığı tanımlama girişimi, onu da muğlaklaştırmaktan öte bir amaca hizmet etmeyecektir. “Ahlaklı olmak, iyiyi gerçekleştirmektir” ifadesi, ahlaklılığın bütün sınırlarını yıkan belirsiz bir ifadedir. Bu nedenle, mutlak bir başlangıç olarak “iyi” kavramıyla ahlak alanına geçiş yapılamaz. Aksine “iyi”nin ahlak alanında sağlıklı bir biçimde kullanılabilmesi için, ona bir temelin kazandırılması, sınırlarının belirlenmesi gerekir. İşte bu noktaya dikkat çeken Kant, bir eylemden önce, eylem için bir ölçüt olarak kullanılacak iyiden söz edilemez diyor. Kant’a göre, iyi bir yasadan çıkarılmadan, yasanın temeli olarak görülürse, ancak öznenin nedenselliğini belirleyen bir şeyin kavramı olabilir. Yasadan önce gelen “iyi” kavramı tarafından belirlenen her eylem, eylemin pasif ucunu değil, failin kendisini hedef aldığından, ahlaki bir nitelik taşımaz; çünkü her etik ilişkide, fail ya bir kişi ya da bir insanlık durumu ile yüz yüze gelir ve eylemin amacı yalnızca karşıdaki kişi ve durum olabilir.

Bu nedenle iyinin a priori bir yasadan önce belirlenemeyeceğini ve dolayısıyla eylemler için ölçüt olarak kullanılamayacağını söyleyen Kant’a göre, iyiyi yasadan önce belirlemek ve eylemler için ölçüt olarak kullanmak kişinin ahlaki özerkliğini elinden almak anlamına gelir. Bauman’ın sık sık filozofları suçladığı bir noktadır bu. Çünkü Bauman da eylemler için iyi ve kötü ayırımını veren bir kod önermenin, insanları belli kurallara uymaya zorlamak anlamına geldiğini ve bunun da bireyin ahlaki sorumluluğunu elinden almak demeye geldiğini söyler.

İşte bu yüzden Kant, ahlak yasasını belirledikten sonra “iyi”yi bu yasanın belirlediği istemenin özelliği olarak görür. Ona göre “dünyada, dünyanın dışında bile, iyi bir istemeden başka kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek hiçbir şey düşünülemez” (Kant 1995:8). Pratik buyruk insanın kendi başına bir amaç olduğunu söylediğine göre, iyi isteme insanı araç olarak görmeyen, dolayısıyla insanın değerini koruyan istemedir. Böylece Kant, iyiyi insan olmanın değerini korumayı isteme olarak görür. Kant’ın belirlemesi takip edilerek dile getirilirse, iyi eylem, ancak insanın değerini koruyan bir eylem olabilir. Öyleyse insanın değerini koruyan bir eylem neyi gerçekleştiren bir eylemdir, ya da belirli bir durumda neyi gerçekleştiren bir eylem insanın değerini korur?

Her eylem belli bir kişi ya da belli bir insanlık durumu karşısında gerçekleşir. Dolayısıyla eylemin iyi ya da kötü olarak nitelendirilmesi, o kişi ya da durumla ilgili olarak gerekeni gerçekleştirip gerçekleştirmediğine bağlıdır. Böyle olunca, her eylemin kendine özgü “gereken”i vardır ve bunun ne olduğunu eylemden önce belirlemenin olanağı yoktur, çünkü kişinin kim, durumun ne olduğu bilinmemektedir. Öyleyse, ancak failin kişi ve durumlarla karşılaşması sürecinde belirlenebilen “gereken” hiçbir biçimde kodlaştırılamaz. “İyi”nin bulunması, gerçekleştirilmesi gibi failin yükümlülüğündedir.

“Ama neye göre gereken?”, “Bir eylemde gereken nasıl belirlenecek?” ya da “ahlaklı olmayı seçmiş kişi neyi gözeterek karşıdaki kişi ve durum için ne yapması gerektiğini belirleyebilir?” Belirli bir durumda ne yapılması gerektiği ile o durumda “gereken”in neye göre belirleneceği oldukça farklı düzlemlerde yer alan sorunlardır. Eylemin “gereken”i, eylem tarzıyla, “gereken”in tespit edilmesi ise ahlaklılığın “neliği” ile ilgilidir.  Buna göre belirli bir eylemden önce ne yapılması gerektiği bilinmese de, ahlaklılığın neliğinden hareketle “gereken” belirlenebilir. Kant, insanın sırf araç değil, aynı zamanda kendi başına bir amaç olduğunu söylerken, onun değer sahibi ya da değerli bir varlık olduğunu ifade etmiş oluyor. Kant’ın bu görüşü, şu ya da bu şekilde insana yönelen her eylemin insanın değeriyle bir anlam kazandığını gösterir. Öyleyse, insanın değeri bütün eylemlerin “gereken”inin belirleyicisidir. Buna göre her ahlaklı eylem insanın değerini korumaya yönelen bir eylemdir, ancak belli bir durumda insanın değerinin nasıl korunacağı, yani belirli bir durumda neyin iyi olduğu yalnızca o durumda belirlenebilir. Bu nedenle insanın değerini koruyacak sınırsız eylem tarzı vardır. Oysa değer korumayı isteme, bir eylem tarzı değil, eylemi belirleyen bir bilinçtir. Bu nedenle “isteme”, bir tutum, eylemlere yön veren ya da eylemleri belirleyen bir tutumdur; “eylem tarzı” ise,  belirli bir anda “isteme”ye gerçeklik kazandıran bir etkinliktir.

Herkes ve her durum için “gereken”i bildiren kodlar, eylemin kendisine yöneldiği her kişi ya da insanlık durumunun tamamen benzer ve onlara ilişkin her şeyin bilindiği varsayımlarından hareket eder. Ne var ki, her eylem farklı kişiler ve farklı durumlara karşı farklı koşullarda gerçekleşir. Eylemin insanın değerini korumak anlamında “gereken”i yerine getirip getirmediği, ancak o belirli durumda “gereken”in ne olduğunun bilinmesine bağlıdır. Bu bilgi ise, o kişinin içinde bulunduğu durumu ya da o insanlık durumunu bizzat yaşayan ve belirli bir eylemde bulunmayı seçen kişinin ulaşabileceği bir bilgidir. Öyleyse her kod, faile dışarıdan belirlenmiş bazı eylem tarzlarını dayatarak ezbere bir şekilde eylemde bulunmasına yol açmaktan başka bir şey ifade etmeyecektir. Ezbere yaşama alışkanlığının sonucudur kodlar. Artık kendine hesap vermek zorunda değildir kişi. Ne de olsa, deneyimlerle doğruluğu kanıtlandığı varsayılan hazır kalıplar sunulmuştur kendisine. Bu nedenle kodlarla, kural koyucuların söylediklerinin aksine, ahlaklı bir dünyaya giden yolu açmamış, bu yolu kapatacak tehlikeler yaratmıştır; çünkü, kendi gereklerinin koşulsuz bir şekilde yerine getirilmesini talep eden kurallar, çoğu zaman “gereken”in ihlal edilmesine yol açar. Ne var ki içinde bulunulan durum, o kuralın aksinin yapılmasını da gerektirebilir.

“Sözünde durmak iyidir” kuralını ele alalım: Ahlaki olana işaret ediyorsa, kişi söz verdiği her durumda sözünde durmak zorundadır. Ahlaklı olanla “iyi” kastedildiğine göre, sözünde durmanın “iyi” bir şey olduğu kabul ediliyor. Acaba gerçekten söylendiği gibi “sözünde durmak” her zaman iyi midir? Şimdi bir an için şunu varsayalım: Bir arkadaşından üç gün sonra vermek üzerine bir miktar borç para alan birinin, diğer bir arkadaşının çocuğu bir trafik kazasında ölümcül derecede yaralanıyor ve arkadaşı çocuğun hastane masraflarını karşılamak için kendisinden bu parayı borç istiyor. Yalnızca söz verdiği kişiye karşı değil, aynı zamanda çocuğu yaralı arkadaşına ve çocuğa karşı da ahlaki bir yükümlülük taşıyan bu kişi ne yapmalı? Ya çocuğun ölmesine veya sakat kalmasına göz yumacak, ya da verdiği sözün gereklerini yerine getirmeyecektir. Kuşkusuz, bir insanın hayatını kurtarmanın ya da önemli bir sakatlıkla karşı karşıya kalmasını önlemenin, verilmiş bir sözü yerine getirmemekten daha uygun bir eylem olacağı açıktır. Aynı gerekçeyle elindeki parayı veren fail, bu bakımdan doğru olanı yapmış gibi görünüyorsa da, kuralın perspektifinden bakıldığında, ahlakdışı bir edim gerçekleştirmiştir.

Olağandışı durumlarda kuralların ihlal edilebileceği, dolayısıyla onları bu şekilde değerlendirmenin yanlış olduğu söylenebilir. Ancak olağandışı olaylar, kuralların, durumun gereklerini hesaba katmayan hazır kalıplar olmaktan öte bir anlam taşımadıklarını göstermektedir. Ayrıca gündelik yaşam, insanların, kurallar ile durumun gerektirdiği konusundaki çatışmalarda, kuralların lehine davrandığını gösteren sayısız örnek göstermektedir. Kaldı ki, sorun salt bir olgu sorunu değil, kuralların mantığına ilişkin bir sorundur. İnsanın varolduğu günden bu yana, bir insanın hayatı söz konusu olduğunda, “sözünde durmak iyidir” kuralını ihlal etmeyen tek bir insan olmasa dahi, bu kuralların perspektifinden bakıldığında bir şey değiştirmez, çünkü kural, kural olarak itaat edilmeyi bekler ve kuralın itaatkar mantığı durumun kendine özgü tüm koşullarını gözardı eder.

Bu durumda kodlar, eylem ilkeleri ya da “davranış ilkeleri, genellikle, kişinin yapılır-yapılmaz, etmeli-etmemeli konusunda, yani bazı gereklilikler konusunda düşünceleri, bu konuda genel kabulleridir” (Kuçuradi 1999: 70). “İyi”ye ilişkin bazı öznel ölçütler olduklarından, genellikle …meli,…malı şeklinde ifade edilen bu ilkeler, bilgi önermeleri değildir, çünkü pratik alanın tek nesnesi olan eylemler tarafından şekillenmezler, aksine eylemleri şekillendirirler. Dolayısıyla, eylemlerin özellikleri ve koşulları tarafından belirlenmezler, onlara özellik yüklerler. Oysa bilgi önermeleri, ilişkin oldukları şeylerin -bilgi nesnesinin- özelliklerini betimleyen ya da yorumlayan önermelerdir. Öyleyse, felsefenin bir dalı olarak etik, kod belirleyen bir disiplin değildir; çünkü bir bilgi disiplini olarak felsefe, konu alanına ilişkin bilgiler ortaya koyar.

Fakat bu, filozofların kodlar ortaya koymadıkları demek değildir. Bernart Gert, filozofların asıl işleri olan kuralların ne olduğuna bakma yerine, kurallar ortaya koymakla meşgul olduklarından yakınmaktadır. Gert’in yakınmasına neden olduğu gibi, felsefe tarihinde, özellikle çağımızda bir çok düşünür, asıl işleri olan kuralların “neliğine” bakmak yerine, kurallar ortaya koymakla meşgul olmuş, etiği kural koyan bir disiplin olarak görmüşlerdir. Oysa filozof, felsefenin sınırları içinde kalarak kurallarla ilgilenmeyi düşünüyorsa, bu ilgi ancak, kuralların doğasını açıklamak, onların ne anlama geldiklerine bakmak, yani genel olarak ifade edilirse, onlar üzerinde felsefe yapmakla sınırlı olabilir.

İşte “niçin ahlaklı olmalıyım?”, ya da “niçin ahlaklı olmalıyız?” sorularının felsefi olarak temellendirilememesi de aynı nedenden kaynaklanır. Zira bunlar kod bulmaya yönelik olduklarından, felsefi sorular değildirler. Bu türden sorular Bauman’ın da dediği gibi, ahlaklı olmayı insanların yaşamına sokulması gereken bir olgu olarak gören bir bakışın ürünüdür. Oysa insanlar zaten belirli ilişkiler yaşarlar ve bu ilişkiler esnasında belirli eylemler gerçekleştirirler. Etiğin yapabileceği şey, ahlaki ilişkinin ayırıcı özelliklerini belirlemek, ahlaki eylemin neliğini ve doğasını incelemektir.

Böylece Bauman, normatif etiği eleştirme ve filozofun görevinin vaaz vermek olmadığını söylemekte haklı görünüyor. Ne var ki, Bauman’ın amacı, yalnızca etiğin normatif olmadığını kanıtlamakla sınırlı değil, aynı zamanda “modern” olarak nitelendirdiği etiğin normatif bir etik olduğunu göstermektir. Bu nedenle normatif etiği hep “modern etiğe” göndermede bulunarak eleştirmektedir.  İlkin etiğin işinin norm ortaya koymak olmadığını belirlemekte, daha sonra da “modern etik” olarak nitelendirdiği etiği normatif görerek eleştirmektedir. Ancak Bauman filozofların adını anmadığından, “modern dönem” olarak nitelendirdiği dönemdeki tüm filozofların etiklerini normatif olarak değerlendirdiği söylenebilir.

Kuşkusuz modern olarak adlandırılan dönemde bazı düşünürler, etik adına kodlar önermişlerdir, ancak bu, -eğer Descartes ile başlayıp yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar gelen tarihsel dönemle sınırlandırılacaksa-  tüm modern dönem boyunca bütün filozofların etiği kodlar ortaya koyan bir etkinlik olarak gördükleri anlamına gelmez. En azından, postmodern filozofların modern felsefenin en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul ettikleri Kant’ın, etiği kodlar formüle eden bir disiplin haline getirmediğini biliyoruz. Kuşkusuz “Ahlak Yasası” bir ilkedir ve herhangi bir ilke formunda dile getirilmiştir, ancak ahlak yasası bir eylem ilkesi değildir, bir isteme ilkesidir; yani bu ilke, bir eylemin ahlaki değerinin olması için istenmesi gerekeni söyler. Başka bir deyişle, her tek durumda ne yapılması gerektiğini değil, neyi gözeten bir eylemin ahlaklı bir eylem olduğunu dile getiren bir ilkedir. Kant ahlak yasasıyla “öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasamanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin” (Kant 1999:35) der. Yasada açıkça görüleceği gibi Kant, ne yapılması gerektiğini belirlemeyi kişinin kendisine bırakıyor, sadece neyin gözetilmesi gerektiğini söylüyor. Ahlak yasası, herhangi bir eylemde bulunurken, kendimize bir soru sormanın önemini dile getirir: Belirli bir eylemde gerçekleştirmek istediğim şeyi, aynı koşullar altında diğer insanların da yapmalarını isteyip isteyemeyeceğim sorusunu sormanın önemini. Başka bir deyişle Kant, “şu anda, bu eylemimle gerçekleştirmeyi istediğimi, benimle aynı koşullarda bulunan diğer insanların da gerçekleştirmesini istiyor muyum?” “Böyle eylemlerden oluşmuş bir dünya istiyor muyum?” sorusunu sormamızı istiyor. Bu sorulara, koşulları değerlendirecek olan failden başkası cevap veremez.

Zaten ahlak yasası ile maksimler arasında yaptığı ayırımla Kant, her tek durumda ne yapmaları gerektiği konusunda insanlara herhangi bir ilkenin dayatılamayacağını göstermeyi amaç ediniyor. Ahlak yasası nesnel ilkeyken, maksimler öznel ilkelerdir. Öznel ilkeler her tek durumda kişinin ne yapması gerektiğini söyleyen ilkelerdir, ama bu ilkeler, filozoflar ya da eylemde bulunan kişilerin dışındaki bir otorite tarafından belirlenmiş ve insanların önüne konulmuş ilkeler değil, eylemde bulunacak kişilerin belirlediği ilkelerdir. Ahlak yasası ile maksimler arasındaki ilişki de bunun olanağının koşullarını verir. Maksimler ahlak yasasının rehberliğinde belirlenirler, ancak yasa, maksimi içeriksel olarak değil, biçimsel olarak belirler. Dolayısıyla, eylem tarzının nasıl olacağını bildiren maksimin içeriği yasa tarafından belirlenmez. Böyle olsaydı, yasanın kendisi de içerikli bir ilke olarak maksim olacaktı. Bu  nedenle bir tek ahlak yasası olmasına rağmen, maksimler eylemlerle aynı sayıdadır, yani ne kadar eylem varsa, o kadar da maksim vardır. Bu anlamda, bir kişinin bir ya da birkaç maksimi yoktur, kişi her eylemde bulunduğunda bir maksime dayanarak eylemde bulunmaktadır. Kuşkusuz bu, eylemde bulunacak kişinin her eylemle yeni maksimler bulmak zorunda olduğu anlamına gelmez, gerekli olduğunda kişi bir maksimi birçok eylemde kullanabilir; ama karşılaşılan eylemler aynı şeyin yapılmasını gerekli kılıyorsa.

Aynı şekilde Kant gibi modern olarak adlandırılan dönemde yaşamış ve bu dönemin felsefi geleneği içinde felsefe yapmış önemli etikçilerden Spinoza da, herhangi bir kod vermek yerine, ahlakın doğasını açıklamıştır. Spinoza etiğin, ahlakın kaynağını, ahlaki eylemlerin nedenlerini, akıl ile duyguların ahlaki eylemlerdeki rolünü araştıran bir etkinlik olduğunu düşünür.

Kant ve Spinoza gibi, Schopenhauer de etiğin, nasıl eyleyecekleri konusunda insanlara yol gösterme kaygısı taşıyan bir disiplin olarak görülemeyeceğini düşünür. Felsefenin, nesnesi ne olursa olsun, araştırma yapan bir bilgi etkinliği olduğunu ve bu nedenle buyruklar veremeyeceğini söyleyen Schopenhauer, bu anlamda etiği, insan eylemlerini, eylemlerin motivlerini araştıran, bu konuda yorumlar yapan bir disiplin olarak görür.

Dolayısıyla, bütünleştirici bir yaklaşımla tüm bir modern dönem boyunca bütün filozofların etiklerini normatif olarak değerlendirmek aceleci bir tespit olacaktır. Böyle bir değerlendirme, bazı filozofları haksız bir şekilde suçlamak anlamına geleceği gibi, modern dönemde yapılmış olan bazı önemli etik araştırmalarının değerini gözden kaçırmaya yol açacaktır. Dolayısıyla bir dönemi tamamen reddetmektense, o dönemde yapılan yanlışlıkları göstermek daha yol gösterici gibi görünüyor. Ancak postmodern filozofların büyük çoğunluğu gibi Bauman da,  bir dönemi tamamen reddetme yolunu seçmektedir. Bu tutum öyle görünüyor ki, modern dönemde felsefe yapmış filozofları ayrı ayrı değerlendirmenin postmodernizmin kendisini ortadan kaldıracağı endişesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü postmodernizm varlığını, genelleştirilmiş bir modernizm kavramına borçludur; kendi ürünü olan bu genel modern kavramı olmazsa dayanaklarını yitirir. Bu nedenle postmodernizm, modern döneme ilişkin yargılarını zayıflatacak belirli filozofların olması kendi varlık nedenini de ortadan kaldıracağından, modern dönemde yaşamış filozofları ayrı ayrı değerlendirmeye pek yanaşmaz.

Böylece bu anlatılanlardan sonra, ilk sorunun cevabı olarak, etiğin işinin kod bulmak olmadığı ortaya çıkıyor. Bundan sonra, Bauman’ın postmodern perspektifte etiğin neliğine yönelik söylediklerine atfen sorulan ikinci sorunun cevabı aranacaktır. Bu, etiğin sadece insanların neye nasıl değer verdiklerini betimleyen ve bundan hareketle “insanlar bu tür şeyler yapar” ve “bu tür şeylere şöyle değer verirler” şeklinde tespitler yapan bir disiplin olup olmadığı sorusudur.

Bu soruya, Bauman’ın etiğin neliğine ilişkin görüşlerinin temelinde bulunan “betimleme” ile “tespit” kavramlarına açıklık getirilerek cevap verilebilir. Betimlemek ya da tasvir etmek, insan, olay, olgu, eylem ya da durumları, herhangi bir şekilde müdahalede bulunmaksızın, ayırıcı özellikleriyle söze dökmek anlamına gelir. Tespit ya da saptama ise, bir olay, olgu, eylem ya da durumu belirlemek demektir. Tespit bir şeyin olup bittiğini, vuku bulduğunu belirleme; betimleme ise, bu olup bitenin ya da olanın ne ya da nasıl olduğunu göstermedir. A ile B kişileri arasında bir ilişki olduğunu varsayalım; A ile B’nin bir ilişki yaşadıklarını söylemek bir tespit, bu ilişkinin nasıl bir ilişki olduğunu dile getirme ise betimlemedir. Bu anlamda, “A ile B arasında bir ilişki vardır” cümlesi bir tespit cümlesi; “A ile B’nın ilişkisi şöyle şöyle – aşk, dostluk, kardeşlik v.b- bir ilişkidir” cümlesi ise bir betimleme cümlesidir. Betimleme ile tespit yapma arasında bir ard ardalık ilişkisi vardır; betimleme tespit üzerinde kurulur, oysa tespit betimlemeye ihtiyaç duymaz.

Öyleyse etik, betimleme ve tespitle iş görür mu, görüyorsa bunu nasıl ve ne ölçüde kullanıyor? Aslında bu, yalnızca etik için değil, genel olarak felsefe için sorulabilir. Çünkü felsefenin bir dalı olarak etik, felsefece bir iş yapacaksa, konusuna felsefenin tarzıyla yaklaşacaktır. O halde felsefe nasıl bir iş görüyorsa, etik de kendine özgü alanı içinde böyle bir iş yapacaktır. Genel olarak felsefe bir bilgi disiplinidir. Bir bilgi disiplini de, kendi nesnesine ilişkin gerek olgusal gerek mantıksal olarak doğrulanabilir-yanlışlanabilir önermeler ve bu önermelerden kurulmuş tutarlı-tutarsız kuramlar aracılığıyla bilgi ortaya koyar. Felsefi önermeler ise, “nelik”e ilişkindirler. Bu demektir ki,  felsefe temelde “nelik” araştırır. Ama “nelik” araştırmaları, daima kavramlar arasında ayırımlar yapmaya ve bu ayırımları temellendirmeye gereksinim duyduğundan, felsefe de “nelik” araştırmalarının yanısıra, kavramsal ayırımlar ve temellendirmeler yapar.

Şimdi bu durumda, “nelik” araştırmaları ile kavramsal ayrımlar ve temellendirme yapmanın, tespit ve betimlemeyle bir ilgisinin olup olmadığı, varsa bunun nasıl bir ilgi olduğuna bakılması gerekmektedir. “Nelik” araştırmaları, “nedir” sorusuyla yapılan araştırmalardır. “Nedir”li sorular öze yönelen, özü açığa çıkarmaya yönelen sorulardır. Öz, Aristoteles’ten hareket edilirse, bir şeyi bir başka şey değil de o şey yapan, neyse o yapan, olduğu şey yapan ayırıcı niteliklerini ifade eder. “İnsan nedir?” denildiğinde, insanı insan yapan, onu diğer varlıklardan ayıran özelliklerinin neler olduğu sorulmuş oluyor. Bu anlamda “nelik”, bir tür betimleme, “nelik”i araştırma bir tür betimleme yapmadır; çünkü ifade edildiği gibi, betimleme, şeylerin ayırıcı özelliklerini göstermeye yönelen bir etkinliktir.

Ne var ki, her betimleme bir öz betimlemesi değildir. Öz betimlemeleri genel ya da tümel olana ilişkin betimlemelerdir. Çünkü öz, cins ya da türe aittir, cinsin ya da türün herhangi bir üyesine değil. Cinsin ya da türün herhangi bir üyesi ise yalnızca o özden pay alır. İnsanın özünü bulmaya yönelik sorulan “insan nedir?” sorusu herhangi bir insana değil, genel olarak insana ilişkin belirlemeler yapmayı gerektirir. Bu nedenle “insan nedir?” şeklinde bir soru sorarız, “Ahmet nedir?” ya da “George nedir?” şeklinde bir soru değil. Dolayısıyla  kavram olarak “insan” söz konusu olduğunda belirli bir özden söz edilir. “İnsan” denilen varlık kümesine giren her tek üye ise, bu özden aldığı pay çerçevesinde kişi olur. Bu anlamda insanın özü, kişilerin kişiliği vardır.

“Nelik” betimlemelerinin yanısıra, daha çok sanatta karşımıza çıkan ve nasıllığa yönelik bir tür betimleme daha vardır. Tek tek şeylerin özü olmadığından, bu, tümel olana değil, tekil olana ilişkin bir betimlemedir. Bu nedenle şeylerin özünü değil, nasıl olduğunu betimler. Bu betimleme de öz betimlemeleri gibi, ilişkin olduğu şeylerin ayırıcı özellikleri belirlemek ister. Ancak bu betimleme, karşımızda duran, belirli bir zaman ve mekanda yer alan, değişebilir olan, yeni özellikler kazanabilen ya da mevcut özellikleri yitip giden belirli bir tekin ayırıcı özelliklerine yöneliktir. Herhangi bir edebiyat eserinde karşımıza çıkan betimleme bu türden bir betimlemedir. Çünkü yazar, tip olarak seçtiği belirli bir kişinin ya da belirli bir durumun belirli yaşantı ya da özelliklerinin nasıl doğduğunu, nasıl geliştiğini ve ne tür sonuçlara yol açtığını gözler önüne serer.

Bu ayırıma göre, her “nelik” bir betimlemedir, ancak her betimleme “nelik”e yönelik bir betimleme değildir. Felsefe temelde “nelik” araştırdığına göre, öz betimlemeleri yapar. Felsefe, tek tek olaylar, olgular ya da durumlar üzerinde durmaz, olay, olgu ya da durumların asli özelliklerini, onları o yapan özelliklerini, onların doğasını konu edinir.

O halde felsefenin bir dalı olarak etik, nelik araştırır, temellendirme ve kavramsal ayırımlar yapar. Ancak etik bu işi, kendi konu alanına, nesnesine yönelik yapar. Bu belirleme, etiğin işinin “insanlar bu tür şeyler yapar” ya da “insanlar şu türden şeylere şöyle değer verirler” şeklinde tespitler ya da betimlemeler yapmak olmadığını gösterir. Çünkü ilkin, bu iki ifadede dile getirilenler, eylemlerin neliğine değil, tek tek eylemlere ilişkin ifadelerdir. Bu ifadelerde dile getirilen işle sınırlandırılırsa, etik “insanlar şu türden eylemler gerçekleştirir”, “insanlar bu türden eylemler de gerçekleştirir”, “insanlar fedakarlığın değerli bir şey olduğuna inanıyorlar”, “insanlar yalan söylemeyi kötü buluyorlar” ya da “şu bölgede, şu ülkede ya da şu çağda insanlar yalan söylemenin iyi bir şey olduğunu düşünüyorlardı/düşünüyorlar” şeklinde ifadeler kuran bir disiplinden öteye gidemez. İkinci olarak, Bauman, etiğin “insanlar bu tür şeyler yapar” ya da “insanlar şu türden şeylere şöyle değer verirler” şeklinde betimlemeler yaptığını söylüyor, ancak bu iki ifade betimleme değil, yalnızca tespit ifadeleridir. Tespit yapmak, bir şeyin ne olduğunu ortaya koymak demek olmadığı gibi, nasıl olduğunu göstermek de değildir, sadece olduğunu, vuku bulduğunu göstermektir. Dolayısıyla tespit ister tümele isterse tekile ilişkin olsun, hiçbir şekilde olup bitenlerin özelliklerine ilişkin değildir. Oysa betimleme, ister tümele ister tekile ilişkin olsun, daima ilgilenilen şeyin özelliklerini belirleme etkinliğidir. Kaldı ki, bunlar betimleme olarak görülse bile, öz betimlemeleri değil, tekil şeylere ilişkin betimlemeler olduğundan, felsefenin bir dalı olarak etiğin yaptığı türden betimlemeler değildir. Üçüncü olarak, ister betimleme ister tespit denilsin, etiği sadece, “insanlar bu tür şeyler yapar” ya da “insanlar şuna şöyle değer verirler” şeklinde ifadeler dile getiren bir etkinlikle sınırlamak, onu istatistiğe indirgemek olur. Bu ise, etiği olanaksız kılmak demeye gelir. Sayısız eylem tarzını saymak olanaklı olmadığı gibi, ne şekilde olursa olsun yalnızca olanaklı eylem tarzlarını saymak, insan ilişkileri ya da değerler hakkında herhangi bir bilgi ortaya koymak demek değildir.  Çünkü bilgi bir tür yargıdır. Şeylere ilişkin bilgi ortaya koymak, sadece onların “şu ya da bu şekilde vücut bulduklarını, şu ya da bu şekilde vücuda getirildiklerini” dile getirmek değil, onlara ilişkin yargılar bildirmektir. Kuşkusuz etik “insanlar bu tür şeyler yapar” ya da “insanlar bu tür şeylere şöyle değer verirler” gibi tespitler yapar, ancak bunu yalnızca veri olarak kullanması, onlara dayanarak iş yapması gerektiği sürece.

Şimdi etiğin neliğine ilişkin buraya kadar dile getirilenler, negatif bir belirlemedir, yani etiğin ne olmadığını gösterir. O halde kural koyan, yani normatif bir disiplin değilse, ancak sadece “insanlar bu tür şeyler yapar” ve “insanlar bu tür şeylere şöyle değer verirler” gibi saptamalar yapan bir disiplin de değilse, etik nedir? Şimdiye değin etiğin felsefenin bir dalı olduğu ve felsefece bir iş yaptığı söylendi. Ancak bu biçimsel bir belirlemedir ve etiğin neliği konusunda çok şey söylemez. Etiğin konusu nedir? Etiğin cevabını aradığı sorular ne tür sorulardır? Etik neye felsefece yaklaşır?

Genel olarak etik, insan ilişkileriyle –insanların kendileri ve diğer insanlarla ilişkileri– ilgilenen bir disiplindir. Öyleyse, etiğin konu alanı genel olarak insan ilişkileridir. Ancak insanlar arasında birbirinden yapıca farklı birçok ilişki söz konusudur. Örneğin insan, hem toplumsal bir varlık olarak toplumsal -bir kurumda çalışma, bir partinin üyesi olma, bir üniversitede öğrenci olma- ilişkiler, hem de bir insan olarak ahlaki -sıkıntı içinde olan birine yardım etme, karşısındaki kişilerin onurunu zedelememe gibi- ilişkiler yaşamaktadır. Etik bu ilişkilerden ahlaki ilişkiyi konu edinir. Bu nedenle etiğin temel sorularından biri “ahlaki ilişki nedir?” sorusudur. Etik, bu ilişkinin belirleyici özelliklerini, bir ilişkiyi ahlaki kılan şeyin ne olduğunu, onun diğer ilişkilerden farkını araştırır.

İnsanlararası ahlaki ilişkiyi konu edinince, etiğin diğer temel soruları  “eylem nedir?”, “Doğru eylem nedir?” “Ahlaki bir eylem ne tür özelliklerden oluşur?” vb. gibidir. Eylemlere bakmaksızın, ahlaki ilişkinin doğası ortaya konulamaz, çünkü ahlaki ilişki, daima eylemler aracılığıyla yaşanarak varlığa getirilen ilişkilerdir. Ancak dünya, sayısız eyleme sahne olmaktadır. Bu eylemlerin tümü eş değer olmadığı gibi, her biri farklı nedenler tarafından belirlenir ve farklı bir değere sahiptir. Böyle olunca, eylemlerin belirleyicileri üzerinde durmak; bu belirleyicilerin insanı nasıl etkilediğini ortaya koymak; hangi eylemlerin insanı araç haline getirdiğini, hangilerinin onu kendi başına bir amaç olarak gördüğünü belirlemek; eylemlerin motivlerinin neler olduklarını ve bu motivlerden hangilerinin değer korumaya, hangilerinin değer harcamaya yol açtığını bulmak etiğin yapacağı işlerdir.

Ahlaki ilişki ile ahlaki eylemin özelliklerine yönelik araştırmalar ise, zorunlu olarak değer sorunlarını araştırmayı gerektirir, çünkü ahlaki ilişki ve ahlaki eylemler, sevgi, saygı, merhamet, dürüstlük v.b değerlerin gözetildiği ya da korunduğu ilişki ve eylemlerdir. Dolayısıyla, “değer nedir?”, “değerler nelerdir?”, “İnsanın değerinin kaynağı nedir?”, “Değerlerin insanın varlık yapısıyla bir ilişkisi var mıdır?”, “Değerler nasıl varlık kazanırlar?” v.b sorular etiğin diğer bazı önemli soruları olarak ortaya çıkar.

Ahlaki ilişkinin, ahlaklı eylemlerin ve değerlerin neliğini konu edinince, etik bu konularda kavramsal ayırımlar yapmak, bu kavramların temellerini göstermek zorundadır. Bu nedenle örneğin, değerlerin neliğini araştırdığı zaman, “değer olan” ile “değerli olan”, “değer” ile “değer yargıları” kavramları arasında ayırımlar yapar, bu kavramlar arasındaki ayırımların kaynağını gösterir. Böylece genel olarak ifade edilirse, “etik, insanlararası ilişkilerde eylemin ne olduğunu –bir eylemin ne gibi öğelerden oluştuğunu ve ne gibi belirleyicileri olduğunu– inceliyor. Başka bir deyişle etik, felsefenin insanlararası ilişkilerde değer sorunlarını inceleyen bir dalıdır –bu konuda bilgi ortaya koyan bir dalı” (Kuçuradi 1988:34).

Ahlaki ilişkiyi, değerleri ve değerli eylemi sorgulamayan, yalnızca, “insanlar bu tür şeyler yaparlar” ve “insanlar şuna şöyle değer verirler” gibi tespitlerle sınırlı etiğin insanlık dışı durumlar karşısında söyleyebilecek hiçbir sözü kalmaz. Oysa etiği sadece, “insanlar bu tür şeyler yapar” ve “insanlar şuna şöyle değer verirler” gibi ifadeler kullanan bir disiplin olarak gören Bauman, Modernite ve Holocaust adlı eserinde, Holocaust gibi dehşet verici deneyimler karşısında insanı korumaya yönelik için birçok yol önermektedir. Ne var ki, yalnızca tespit ve betimleme yapan bir disiplin olsaydı, etik Holocaustu yargılayamazdı; çünkü Naziler de insandı ve o katliamda yaptıkları şeyleri yaptılar. Demek ki, insanlar Yahudi katliamı türünde şeyler de yaparlar. Ve daha fazla Yahudi’yi daha kısa sürede daha az maliyetle katletmek, Hitler için büyük bir “değer” olmuş olmalı, çünkü bununla dünyayı “kötülükten” arındırmaya katkıda bulunduğuna inanıyordu.

“İnsanların neye nasıl değer verdiğini tespit eden” bir disiplin olarak tanımlanırsa, etiğin Holocaust karşısında yapabileceği tek şey, Hitler’in hangi gerekçelerle Yahudileri katlettiğini tespit etmek ve bu gerekçelerin Naziler tarafından “değer” olarak görüldüğünü beyan etmek olacaktır. Oysa, Naziler “değer” olarak görmüşlerse de, insanı dehşete düşüren bu katliamı değerlendirebilmek için değer olanın ne olduğunu belirlemek gerekir; çünkü ancak değere ilişkin kavramsal bir çözümlemenin yapılmasıyla, değerin “nelik” bakımından belirlenmesiyle, neyin/nelerin “değer” olduğuna karar verilebilir. Ve ancak böyle bir belirlemeden sonra insan, Hitler’in yaptığı katliamlar türünden deneyimlere karşı suskunluğunu bozabilir ve bunların bir daha yaşanmaması için gerekli önlemleri alabilir.

 Kaynakça

BAUMAN, Zygmunt, Mortality, İmmortality and Other Life Strategies, Stanford University Pres, Stanford, California, 1992

BAUMAN, Zygmunt, Postmodern Ethics, Blackwell, Oxford UK & Cambridge USA, 1993

BAUMAN, Zygmunt, Life in Fragments: Essays in Postmodern Morality, Blackwell, Oxford UK & Cambridge, 1995

BAUMAN, Zygmunt, Yasa Koyucular ve Yorumcular: Modernite, Postmodernite ve Entelektüeller Üzerine, (Çev: Kemal Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996

BAUMAN, Zygmunt, Modernite ve Holocaust, (Çev: Suha Sertabipoğlu), Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997

GERT, Bernard, The Moral Rules: a New Rational Foundation for Morality, Harper&Row Publishers, New York, Evanston, London, 1970

KAGAN, Shelly, Normative Ethics, Westview Press, Colorado and Oxford, 1998.

KANT, İmmanuel, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, (Çev: İoanna Kuçuradi), TFK Yayınları, Ankara, 1995

KANT, İmmanuel, Pratik Aklın Eleştirisi, (Çev: İoanna Kuçuradi, Ülker Gökberk, Füsun Akatlı), TFK Yayınları, Ankara, 1999

KUÇURADİ, İoanna, Uludağ Konuşmaları, TFK Yayınları, Ankara, 1994

KUÇURADİ, İoanna, İnsan ve Değerleri, TFK Yayınları, Ankara, 1998

KUÇURADİ, İoanna, Etik, TFK Yayınları, Ankara, 1999

MOORE, G.E, Principia Ethica, Cambridge University Press, Cambridge and New York, 1996.

SCHOPENHAUER, Arthur, The Basis of Morality, (Çev: Arthur Brodrick Bullock), UMI, Michigan, 1998

Bu yazı, Yeditepe’de Felsefe dergisinde (Sayı 4, 2005) yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir