/  Genel  /  Platon’un Gözlerini Ödünç Alırsak!
Genel

Platon’un Gözlerini Ödünç Alırsak!

Yazar
Yavuz Adugit
yadugit
4

Bu denli mesnetsiz bir “iyi” ve “kötü” anlayışına dayanan, dolayısıyla değerler üzerinde iş görmekten bu kadar uzak, dahası gerçek değerleri değerden düşürmek için her türden hileye yer açan, ama değer olmayan her şeyi değer mertebesine çıkaran toplumsal ahlakın bu denli kolay yayılmasının, kabul görmesinin arkasında ne var? Nietzsche felsefesinin temel sorusu…
Soru Nietszcheci bir soru, ama gelin cevap için Platon’u yardıma çağıralım!
Erdem cins olarak iyidir, nelik olarak bilgidir; iyinin, iyi idesinin bilgisine ancak akılla ulaşıldığına göre erdemli eylemin kaynağı akıldır. Bu, Platon için oldukça açıktır; çünkü kesin bilgi epistemedir ve episteme duyusal şeylerin değil, idelerin bilgisidir. Durum bu kadar açıksa, erdem bir idea olmalı. Elbette! Platon’un Menon’a yaptığı tüm itirazların gerisinde bu kabul vardır. Şu ya da bu erdem değil, şu ya da bu kesimin erdemi değil, şu ya da bu toplumun yahut gurubun erdemi değil, şu ya da bu çağın erdemi değil, ERDEM, genel olarak ERDEM, insanlık için geçerli olan ERDEM… Kişilerin, gurupların, toplumların ve hatta çağların değer yargılarını, nelere değer verdiklerini istatistikî yollarla, sosyolojik araştırmalarla tespit etmek, erdemin neliği konusunda hiçbir şey ifade etmez. Platon erdemi arar, kimin neye, hangi gerekçeyle erdem dediğini değil… Sırf insanlar savunuyor diye bir şeye erdem demeye yanaşmayı aklından bile geçirmez, tam aksine insanların nerede yanıldıklarını bulmak için erdemin ne olduğunu arar. İnsanların ahlaki sorunlarının nedeni kavramlar –idealar olarak okuyabilirsiniz– olamaz, o kavramları yanlış nesnelerle ilişkilendiren, onların anlamını bulanıklaştıran bir düşün dünyasıdır. Fakat hepsi bu kadar değil, daha fazlası var. Parmanides diyalogunda ideası olan şeyler konusunda Parmanides ile yapılan tartışmada, adaletin, erdemin, iyinin, güzelliğin birer ideasının olduğunu iddia ettiği yer, Sokrates’in kendinden emin konuştuğu ender yerlerin başında gelir. Parmanides’in felç edici sorusu karşısında Sokrates sadece çirkin ve bayağı şeylerin değil, aynı zamanda duyusal şeylerin de ideasının olup olmadığı konusunda emin olmadığını söylemekten hiç çekinmez, fakat duyusal olmayan her genel kavrama bir idea muamelesi göstermekten de imtina etmez. Bu yüzden erdemin bir idea olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktur.
Evet, bu, erdemin epistemesinin mümkünlüğünün gösterir. Peki, her şey bu kadar mıdır? Her şey bilmekten mi ibarettir? Erdemin bilgisine sahip olmak ile ahlaki ya da erdemli olmak arasında zorunlu bir ilişki var mıdır? Bilgi, insanların erdemli eylemlerde bulunmalarını güvence altına alır mı? Platon bu konuda hiç, ama hiç kuşku duymaz. Hatta Platon için böyle bir soru dahi yersizdir. Zira bilgi ile erdem arasında hiçbir çatlak, hiçbir gedik yoktur. Erdemi bu yüzden bilgi olarak tanımlar. Daha doğrusu erdemi bilgi olarak tanımlamakla, zaten bilginin zorunlu olarak erdem getirdiğini beyan eder. Öyleyse bilginin kaynağı olarak akıl, erdemli eylemlerin de yaratıcısıdır, koruyucusudur. Erdemli eylem, erdemin neliğine dair bilginin zorunlu sonucudur; iyi, ancak onun ne olduğuna dair bilgi sayesinde gerçeklik kazanır. İyinin ne olduğunu bilen bir insanın kötü eylemesi olanaksızdır; çünkü insan, sadece kişiler değil, tür olarak insan kötüyü istemez. Gerçekten kötü olan bir şey isteyen biri bilgisizdir. Başka bir deyişle, eylemleriyle kötülük üreten, kötü olanın kötü olduğunu bilmiyor, tam aksine iyi olduğunu düşünüyordur. Kötüyü iyi sanan biri aslında iyiyi istemiştir. İyi olmadığını bilseydi kesinlikle yapmazdı. Fakat dikkat etmek lazım; Platon istemenin kötü olmadığına dair bir şey söylemez, sadece insanın kötü şeyler istemeyeceğini söyler. İstemenin kötü olup olmadığı ile insanın kötüyü isteyip istemediği çok farklı şeylerdir. Biri bir potansiyelin niteliğine dairdir, diğer ise insanın o potansiyeli taşıyıp taşımadığına… Zira isteme kötü olabiliyor. Zaten kötü olabildiği için insan kötü şeyler de istiyor. Ve kötü isteme değil, kötü olabilen isteme. İsteme kendinden kötü değildir, kötüleşir. Bilgi eksikliğinde, yanlış bilmekten ya da sanılar yüzünden… Kötü istemeden korunmak, istemeyi bilgisizlik aracılığıyla kötüleştirmemektir. İşte bu nedenle insanın, kötü istemeden korunması için, iyiyi ve kötüyü bilmesi gerekir. Bilgi kötü istemenin yokluğunun değil, ondan korunmanın kanıtıdır. İyinin ve erdemin gerçekleştirilmesi, onların bilinmesine bağlıdır. Öyleyse, “…bilgi soylu bir şeydir ve insanları yönetebilir güçtedir ve iyi ile kötünün ne olduğunu bilen birini hiçbir şey bilginin buyurduğundan başka bir şekilde eyleme zorlayamaz; düşünme gücü, insanlığın ihtiyaç duyduğu yegâne kaynaktır…” (Protagoras 1999a: 352c). Böylece bilgi ile eylem koparılamaz bir şekilde birbirine bağlanır. Doğru bilgi zorunlu olarak doğru eylem demektir. Hiçbir insan bu zorunluluğun dışına çıkamaz. Bir kişi yanlış eylemişse, neden kendi başına isteme değil, istemenin ardındaki sanılar ya da bilgisizliktir. Bu, Platon’un ne türden olursa olsun, her bilginin pratik işlev taşıdığına dair sarsılmaz inancını gösterir. Nietzsche’nin Greklerin bilgiyi yaşamın bir parçası olarak gördüğüne, yaşama hizmet etme ve ona yön verme amacı taşıdığına inandıklarına dair düşüncesi en açık biçimiyle Platon felsefesi tarafından doğrulanır. Ona göre, insan kendine -kendi ruhunun yapısına- ilişkin bilgiye sahip olursa ve adalet, ölçülülük, kendine egemen olma, cesaret konusunda doğru bilgiye ulaşırsa, hem erdemli yaşayacak hem de bu yaşamı olanaklı kılacak olan adil bir toplumsal düzen kuracaktır. Demek ki teori ile pratik birbirinden kopuk yahut bağımsız iki alan değil, birbirine sıkı sıkıya bağlı ya da iç içe geçmiş iki yönü olan tek bir alandır. Teori, pratiğin olanağının zorunlu koşulundan; pratik ise, teorinin etkinliğe dönüşmüş halinden başka bir şey değildir.
Pekâlâ, ama Platon neden bu konuda ısrarcıdır? Bütün kötülüğün gerisinde bilgisizliğin yattığı tespitinden neden bu kadar emindir? Nereye bakarak konuşur? İçinde zor bela barındığımız şu olgular dünyasının, söylediklerini yalanlayan durumlarla dolup taştığını görmüyor mu? Herkes fazla mı bilgisiz? Platon başka bir yere mi bakıyor? Bu dünyaya, duyulur insan dünyasına dikkatle baksaydı, feryat etmez miydi, acaba? Yıkmak, harap etmek, sevinçle kan dökmek için harcadığı “emek”, verdiği mücadele, yapıp, yeniden yapıp yıktığı bilgiççe planlar bilgisizlik belirtisi mi taşır? Ama nasıl olur bu kadar hesap kitap arasında bilgisizlikten bahsedilebilir? Bu dünyanın dehşetengiz eylemlerinin faillerine bakan, iyice bakan bir Platon’un şöyle seslenmesi gerekmez miydi: ey insan! bildiğin halde, kötülük yapmaktan neden vazgeçmiyorsun? Evet, ama sorular fazlasıyla hadsizlik kokuyor. Sanki Platon olgular dünyasına bakmıyormuş gibi; sanki Platon insanları iyi gözlemlemiyormuş gibi; sanki Platon dünyanın halinden, ahvalinden anlamıyormuş gibi. Üstelik de Devlet’e rağmen. Platon’un genel tutumuna karşı aldığı tavır, Thrasymakhos’ın birkaç cümle sonra tüm bu soruları soracağına yönelik yarattığı beklenti rastlantı değildir. Her şeyden önce tespiti çok keskindir. Adil insanı iyi kalpli, adil olmayanı akıllı ilan eder. Böylece aklı ve bilgiyi kötülüğün sağ kolu, en iyi dostu mertebesine indirger. Platon açıktır ki meseleyi en açık biçimiyle tartışmak ister, yoksa kendisiyle kıran kırana tartıştığı, deyim yerindeyse entelektüel hasmına bu konumu bahşetmezdi. Bu nedenle Platon, yukarıdaki sorulara Thrasymakhos’la yaptığı tartışma aracılığıyla cevap verir. Savaşın kötü olduğunu bilmez mi insan? Başkasının hakkını gasp etmenin neresinde bir iyilik görür? Soruların tarzına bir kez daha dikkat çekmek lazım… Platon’un kabulüdür onların biçimini belirleyen. Platon, iyiliğin ne olduğunu bilmedikleri için insanlar kötülük yapar der, ama bu, insanların yaptıklarını kötü olarak gördüğü anlamına gelmez. İyinin ne olduğunu bilmiyorlar, o halde kötülük yapıyorlar değil; iyiliğinin ne olduğunu bilmiyorlar, o halde yaptıkları kötülüğün iyi olduğunu sanıyorlar… Bu önemli bir farktır; çünkü bu sav, insanların yaptığı en aykırı şeyde bile iyilik gördüklerini bildirir. Savaşmak, başkasının hakkını gasp etmek, sahici olmamak, ölçüyü kaçırmak, kişisel hesapların çağrısına mutlak karşılık vermek… Platon’un kabulüne bakılırsa, bütün bu tutum ve eylem biçimlerinin failleri, onları iyi buluyorlar. Soruların, elbette, Platonik cevapları vardır. Dar görüşlülük ve menzili kısa bir akıl, bilgiye ulaşamaz, sanılarla iş görür. Savaştan medet uman, insanın dünyası üzerinde aklın değil, gücün etkili olduğuna inanır; hak gasp eden, kendini insanlığın yerine koyar; çıkarların sesine tereddütsüz karşılık veren, yaşamı andan ibaret görür; ölçüyü kaçıran, hazların mutluluk getirdiğine inanır. Evet, ama yine de bu, yaptıklarının, başkası açısından kötü olmadığını göstermez. Belki de bu konuda koşullu bir dil kullanmak gerekir. Platon felsefesinin içinde çıkabilecek olası cevaplara ulaşmak maksadıyla… Failler, benimsedikleri tutumların, yaptıkları eylemlerin başkaları için kötü değil, istenmedik olduğunu bilir. Savaşı isteyen, başkasının acı çektiğini bilir bilmesine, ama savaşın, “gerekli olan” savaşın herkes için iyiyi getireceğini varsayar. Savaşı zorunlu kılanların egemenlik kurup kötülüğü yaymalarını engellemenin insanlığa getirisi yadsınamaz. Galip olan için de istenmedik bir şeydir, ama iyilik için elzemdir. İşte bu bir sanıdır; iyiyi getirdiğini sanmak. Fakat bu kabul, eğer savaşın galibi savaşı gerçekten haksız yere çıkarmışsa böyledir. Zira Platon’un, erdem penceresinden bakıldığında gerekli olduğunu düşündüğü, gerçekten bilgiden yoksun barbarların zorlamaları sonucu kaçınılmaz bulduğu savaşlar için aynı akıl yürütme elbette söz konusu olmaz. Dahası savaşın, onu haksız yere çıkarmış, ama kazanmış olanlar için de bir iyilik getirdiği iddia edilemez. Burada galip olan kesim, sadece bazı maddi kazançları iyilik mertebesine çıkarır. Ganimet kazanılmış olabilir, ama geride kaybedilmiş bir insanlık var. Peki ya hak ihlali? Platon ısrar eder: bilgisizliktir. Pekâlâ, ama hak gasp eden, bu eyleminin hakkını gasp ettiği şahıs için nasıl bir iyilik getirdiğini sanabilir? Evet, ama bu sorunun işaret ettiği pencereden çok şey görünmez. Kendisi için iyi sanıyordur. Ama yalnızca sanıyordur. Öyleyse bu durum gasp eden için de kötüdür. Elbette! İnsanlıktan feragat etmekten daha büyük bir kötülük var mıdır? Pekâlâ, her şeyi kabul edelim, her şey Platon’un söyleyeceği varsayılan şeyler gibi olsun. Gaspçı, yaptıklarıyla kendini değerden düşürdüğünü, insanlıktan feragat ettiğini bilmiyor mu? Kendisiyle tutarlı kalma zorunluluğuyla hareket edecek olan Platon’un “hayır” demesi gerekir. Tamam, cevap bu… Dahası savaş için söylenenler de Platon’un söyleyeceği şeyler. Ama öyle mi? Durum gerçekten çizilen tablo gibi midir? Sadece Platonik felsefenin ateşli eleştirmeni, Marquise de Sade’ın ön-vekili olarak Sokrates’in karşı koltuğunda oturan Thrasymakhos değil, aynı zamanda Sokrates’e her daim hayranlığını bildiren, onun her dediğine baş sallayan Glaukon da, Sokrates’in bu ve buna benzer sorular konusunda ikna edici cevaplar vermesinin elzemliğini düşünür. Thrasymakhos’a Şeytan’ın avukatı muamelesi yapmak hiçbir derde deva olmaz, tam aksine böyle bir avukatlığa soyunsa bile, felsefeye çağrı yapan bir elçi olarak görmek lazım. Ne ki bu durum Sokrates’in konumuna zarar verebilir. Onu erken doğmuş bir Sade ilan edecek art niyetlilerin, dar kafalıların insafına terk edebilir. O yüzden Glaukon yardımına koşar Sokrates’in. Üstelik Thrasymakhos’un sorduğu soruların birebir aynılarını sorarak, üstelik ondan çok daha sert bir dil, ateşli bir üslup kullanarak… Oturduğumuz koltuklar ne kadar da önemliymiş böyle! Thrasymakhos Şeytan’ın avukatıysa, Glaukon olguların, halkın fikirlerinin, “sağ-duyunun”, genel kanıların tercümanı, “hakikatin” avcısıdır. İnsanların çoğu, sadece halktan insanlar değil, felsefeyle, sanatla uğraşan çok sayıda insan da, erdemi, adaleti zahmetli, yorucu, yanına bile yaklaşılmayacak kadar can yakıcı bulur; erdemi “kötü”, erdemsizliği “iyi” ilan eder. Dürüstlükten esaret, adaletten acılar, ölçülülükten sefalet, bilgelikten mutsuzluk devralınır. Erdemlileri bekleyen şeyler zincire vurulmak, işkenceye maruz kalmak, sefaletle boğuşmak… Bunlarla bir daha, bir daha karşılaşmak… İnsanlığın pratik siciline bakmayı bilen gözler, cehennemin yolunun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu görür. Oysa erdemsizliğin getirileri sayılmayacak kadar çoktur. Sahici olmamanın ödülü, halkın o çok şeye kadir sevgisi, politik güç; adil olmamanın ödülü, saygının tahtını elinden alan itibar, her daim kullanılabilen dostluklar; ölçülü olmamanın ödülü, bolluk içinde keyifli bir yaşam; bilgelikle hareket etmemenin ödülü, dünyaya kazık çakan bir zevk-ü sefa… Üstelik erdeme düzülen övgüler bile erdem uğruna değil, erdemsizlik uğruna yapılır. Erdemin beladan başka bir şey getirmediğini gören her kurnaz kafa, erdemden köşe bucak kaçarken, belasız bir yaşamın yolunun erdemli olmaktan değil, erdemli görünmekten geçtiğini bilir. Erdemli olmak belalı bir iştir; çünkü en küçük sıkıntıdan kaçınıyor insanlar. Fakat erdemli görünmek kazançlı bir iştir; çünkü herkes erdemli olmayı önerir. Bu nedenle en karlı iş erdemli görünmektir. Böylece erdemi erdemsizlikle savunmak da erdemsizliğin nimetleri arasında yerini alır. Ne kadar da aşina olduğumuz bir tablo! Thrasymakhos’un Sade’ın diliyle konuşması, Glaukon’un modern kapitalist dünyaya maruz kalmış bir devrimci gibi yakınması… Devlet insanlığın aynasıdır; ne dilimiz değişmiş ne de yakınmalarımızın rengi. İnsanların ezici çoğunluğu, başkalarını kendi refahı, huzuru için kullanmaya, bu akıbete uğramamak için didinip durmaya eğilimlidir… En azından böyle olduğunu hem gündelik yaşam pratiğimizde hem de ünlü sanat ve felsefe erbaplarının anlattıklarında görürüz.

Etikte Akıl ve Duygu Çatışması: Akılcı Perspektif.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir